Bu yazı en son şu tarihte güncellendi

    Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “Resûlüm, onlara Adem’in iki oğlumun haberini hak olarak anlat.”

    “Hani onlar Allah’a birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmiş, digerinden kabul edilmemişti.” Kurbanı kabul edilen, Hâbil’dir, kabul edilmeyen ise Kabil’dir. Onların kurban sunmalarının sebebi şu idi:
    Hz. Âdem’in aleyhisselâm), Havva validemizden her doğumda ikiz çocuğu doğuyordu. Bunların biri erkek, diğeri kız oluyordu; ancak Şit tek doğmuştur. Havva, bu şekilde erkek ve kızlı yirmi doğum yapti, toplam kırk çocuğu oldu. Onların ilki Kâbildi; onun ikiz kardeşi Eklima idi. Sonuncuları ise Abdülmugîs’tir. Sonra Allah Teâlâ Hz. Âdem’in nesline bereket verdi.

    İbn Abbas (radıyallahu anh] demiştir ki: “Hz. Âdem, çocukları ve torunları 40.000’e ulaşmadan ölmedi. Hz. Âdem, onların içinde zina, içki fesat çıkarma gibi günahları gördü. Hz. Âdem’in Havva ile cinsel beraberliği, cenette değil, yeryüzüne indikten sonra dünyada oldu.

    İbn İshak ise ilk kitapları bilen âlimlerden şunu nakletmiştir: “Hz. Adem cennette, yasak ağaçtan yemeden önce Havva ile cinsî yakınlıkta bulunuyordu. Havva, bu birleşmeden Kâbil ile ikiz kardeşine hamile kaldı; onları doğururken hiçbir acı ve diğer sıkıntıları görmedi. Hz. Havva, Hâbil ve ikiz kardeşine ise yeryüzünde hamile kaldı; onların doğumu sırasında, döş düşürme, acı, sancı, kan gibi bütün doğum hallerini gördü.”

    Hz. Adem, çocukları büyüdüğü zaman bir batından doğan erkekle diğer batından doğan kız çocuğunu evlendiriyordu. Erkekler, kendi ikiz kardeşi hariç, diğer kızlardan istediği ile evlenebiliyordu; çünkü o zaman başka kadın olmadığı için geçici olarak buna müsaade edilmişti. Allah Teâlâ, Hz. Âdem’e Kâbil’i Hâbil’in ikiz kardeşi Leyûzâ ile, Hâbil’i de Kâbil’in ikizi Eklîmâ ile evlendirmesini emretti. Eklîmâ, insanların en güzeliydi. Bu duruma Hâbil razı oldu, Kâbil kızdı ve,
    “Benim kız kardeşim daha güzel, hem o cennette doğmuştur; ben ona daha fazla hak sahibiyim” dedi. Babası ona, “Bu senin için helâl değildir” dedi, fakat Kâbil yanaşmadı. Bunun üzerine Hz. Âdem onlara,
    “Allah için kurban edeceğiniz iki şey getirin; hanginizin kurbanı kabul edilirse bu kıza daha fazla hak sahibidir” dedi.
    Kâbil, ziraat işiyle uğraşıyordu. Allah için kurban olarak düşük kaliteli bir bağ ekin getirdi ve içinden de, “Bu kabul edilse de edilmese de benim için bir önemi yok; o (Hâbil) benim kız kardeşimle asla evlenmeyecek!” diye geçirdi. Hâbil, koyun otlatırdı. Hayvanları içinden en güzel bir koç seçerek onu kurban olarak getirdi, içinden de, bununla sırf Allah rızasını elde etmeyi düşündü. O zaman, ilâhî âdet şöyleydi: Allah’a adanmış bir şey ortaya konurdu; eğer bu şey Allah tarafından kabul edilirse gökten bir ateş iner, onu yakardı; şayet kabul edilmezse ateş inmezdi. Gökten bir ateş Hâbil’in kurbanını yaktı, Kâbil’in kurbanini yakmadı. Kâbil, kendi kurbanının ortada kalıp Hâbil’in kurbanın kabul edilmesine haset ederek ona,
    “Seni muhakkak öldüreceğim!” dedi. Kardeşi Hâbil de,
    “Allah ancak, inkâr ve isyandan sakınan müttakilerin amelini kabul eder” dedi. Yani Hâbil ona, “Senin başına gelen bu hal, benim yüzümden değil, senin takvayı terketmen sebebiyle geldi, beni niçin öldüreceksin?” dedi.

    Sonra kardeşi Hâbil ona şöyle dedi: “Eğer sen, beni öldürmek için el kaldıracak olsan ben seni öldürmek için el kaldıracak değilim. Ben, âlemlerin Rabb’i olan Allah’tan korkarım.” Yani eğer sen, ilk hamleyi yapıp beni öldürmeye kalksan, ben daha önce davranıp seni öldürmem. Yahut, sana mani olmaya çalışmam, kendimi savunmam.

    Acaba onun savunmayı terketmesi, bu işe hiç bulaşmamak ve fazilet için midir? Âyetin zâhiri, böyle olduğunu gösteriyor, yoksa onlara göre böyle yapmak farz mıydı? Mücâhid’e göre, onların dininde nefsini savunmamak farzdı. Bizim dinimize gelince, böyle bir durumda nefsi müdafaa etmek câiz, hatta farzdır. Bu açıklama, İbn Cüzey’e aittir.

    Beyzâvî der ki: “Denildiğine göre Hâbil, Kâbil’den daha kuvvetli olduğu halde onu öldürmekten çekindi, Allah’tan korkarak ona teslim oldu; çünkü o zaman henüz kendini savunmak serbest edilmemişti. Yahut Hâbil, daha faziletli olanı tercih ederek böyle yaptı. Bu konuda Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:
    ‘Fitne zamanında Allah’ın katil kulu değil, haksız yere öldürülen kulu ol (bu senin için daha hayırlıdır). ”
    Hâbil’in, “Sen beni öldürmek için el uzatsan bile ben sana el uzatacak değilim!’ demesi, bu çirkin işten uzak olduğunu ve katil olarak anılmaktan son derece sakındığını ifade etmek içindir.”
    Hâbil sonra şöyle dedi: “Ben dilerim ki sen, benim günahımı ve kendi günahını yüklenip ateşe girenlerden olasın.” Yani ben, kendimi savunmayıp sana boyun eğmekle, senin beni öldürme günahını yüklenmiş olarak Allah’ın huzuruna çıkmanı istiyorum. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) şu hadisi de bu manadadır:
    “Birbirine kötü söz söyleyen iki kişiden, mazlum olan haddi aşmadığı sürece, söylediklerinin vebali ilk başlayanadır. ”
    Bir diğer mana: Hem beni öldürme günahın hem de kurbanının kabul edilmemesine sebep olan günahınla Allah’ın huzuruna çıkmanı isterim.
    Bir diğer mana: Beni öldürmen sebebiyle üstleneceğin diğer günahlarimla Allah’ın huzuruna çıkmanı isterim; çünkü kıyamet gününde mazlumun günahları zalimin üzerine yüklenir ve sonra ateşe atılır. Bunun için, âyetin sonunda, “Zalimlerin cezası budur” dedi. Bu sözün, Hâbil’in olma ihtimali vardır yahut o, müstakil bir cümle olarak Allah’ın sözüdur. O takdirde mana şöyle olur: Kıyamet günü zalimlerin cezası, mazlumların günahlarını yüklenip sonra ataşe atılmalarıdır. Ahirette hesap Bunu iflas eden kimsenin durumunu bildiren hadiste belirtildiği gibi,

    Hâbil, “Ben istiyorum, diliyorum” sözüyle, kardeşinin isyana dalmasını ve ateşe gitmesini sevdiğini anlatmak istemiyor, onun kasti, eğer bu öldürme olayı muhakkak olacaksa onu benim değil senin yapmanı istiyorum, demektir. Aslında onun istediği, Kabil’in de bunu yapmamasıdır. Günahtan muradın, onun cezasını istemek olması da mümkündür. Günah işleyen birinin cezasını istemek caizdir. Bu açıklama da Beyzâviye aittir.

    Devamındaki âyette şöyle buyruluyor: “Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye sürükledi; yani ona kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi, bu konuda rahat davrandırdı, bundan dolayı içine bir sıkıntı vermedi. Yahut onu buna hazırladı, öldürmeyi kendisine güzel gösterdi, nihayet onu oldürdü. Bu yüzden de, dinini ve dünyasını kaybedenlerden oldu.” Ömrünün kalan kısmını kovulmuş bir halde ve üzüntü içinde geçirdi.
    Süddî demiştir ki: “Kâbil, Habil’i öldürmek istediği zaman, Habil, kaçıp dağ başlarına gitti. Sonra Kâbil bir gün Habil’in yanına geldi, onu uyarken buldu, başını taşla ezerek öldürdü.”
    İbn Cüreyc ise şöyle demiştir: “Kâbil, Hâbil’i nasıl öldüreceğini bilmiyordu; şeytan ona bir insan sûretinde gözüktü. Eline bir kuş alıp başını bir taşın üzerine koydu, sonra diğer taşla başına vurup ezerek onu öldürdü, Kâbil de ona bakıyordu; bu şekilde şeytan Kabil’e öldürme eylemini öğretti. O da kardeşi Habil’in başını bir taşın üzerine koydu, başka bir taşla başını ezerek onu öldürdü.”
    Hâbil öldürüldüğü zaman yirmi yaşındaydı. Kabri hakkında farklı görüşler vardır. Bazıları onun Hira tepesinin yanında olduğunu söylemistir. İbn Abbas, “Kabri, Sevr dağının yanında” demiştir. Cafer-i Sadik ise Basra’da, Ulu Mescid’in yerinde olduğunu söylemiştir.

    🔥84 Defa Okundu

      Bir cevap yazın

      E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir